Carbon Brief Türkiye Profili
Siyaset
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda aldığı yenilginin ardından, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı laik Mustafa Kemal Atatürk oldu. O günden beri büyük uluslararası anlaşmalara taraf olan Türkiye, 1952 yılında NATO’ya katıldı ve 1961’de OECD’nin kurucu üyelerinin arasında yer aldı. Muhafazakar Adalet ve Kalkınma Partisi AKP’nin kurucusu Recep Tayyip Erdoğan, ilk önce İstanbul Belediye Başkanı, ardından da 2003’te başbakan seçildi. 2014 yılında ise, Erdoğan Türkiye’nin ilk başkanlık seçimini kazandı. 2016 yılında meydana gelen bir darbe girişiminin ardından, Nisan 2017 referandumunda az bir farkla parlamenter demokrasiden başkanlık sistemine geçiş sonucu çıkması, Erdoğan’ın gücünü büyük oranda arttırdı. Sistem değişikliği Türkiye’nin ilk genel seçimi ardından yürürlüğe konulacak; Kasım 2019 olarak verilen genel seçim tarihi, geçen ay 24 Haziran 2018’e çekildi. Hükümetin 2016 darbe girişimine sert cevabı, Türkiye’nin -Erdoğan’ı darbeyi muhalefeti sindirmek için kullanmakla suçlayan Avrupa Birliği başta olmak üzere Batılı müttefikleri ile arasını açtı. Uzun yıllardır AB’ye katılma iddiasında olan Türkiye’nin üyelik görüşmeleri 2005 yılında başlamıştı. Ancak, müzakereler, çoğunlukla da Türkiye’nin insan hakları sicili yüzünden, sık sık aksadı. Türkiye uzun zamandan beri, iklim değişikliğiyle yeterli derecede mücadele etmemekle eleştiriliyor. Bu da AB’ye üyeliğine bir diğer engel oluşturuyor, zira Türkiye’nin AB üyelik koşullarını yerine getirmek için politikalarını AB blokuyla uyumlu hale getirmesi gerekiyor. Kısa süre önce yayınladığı bir raporda Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin AB 2030 iklim ve enerji çerçevesi ile uyumlu ulusal stratejisini henüz uygulamaya koymadığına işaret etti. Raporda şu ifadeye yer verildi:“[Türkiye’nin] ulusal iklim değişikliği stratejisi ve eylem planı, enerji stratejisi gibi diğer stratejileri ile çelişmektedir. Bir iklim değişikliği uyum stratejisinin benimsenmesi ve uygulamaya konulması gerekmektedir. Devlet kurumlarında iklim değişikliğiyle mücadele teknik bilgisinin arttırılmasına dair çalışmalar ve iklim değişikliğinin farklı sektörel politikalarda anaakımlaştırılması çalışmaları hala zayıf düzeydedir.”
2001 ekonomik krizine rağmen, Türkiye ekonomisi son yirmi yılda üç kat büyüdü. Ama Türkiye’de işsizlik oranı, OECD ortalaması olan %5,5’i oldukça üzerinde, %10 civarında seyrediyor. Hükümet bu ekonomik büyümeyi devam ettirmeyi umuyor. Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun yüzüncü yılı için 2023 siyasi vizyonu, bugün dünyanın en büyük on yedinci ekonomisi olan ülkeyi, en büyük ilk on ülke arasına sokmayı hedefliyor. Vizyonda iklim değişikliğine değinilmiyor. Her ne kadar önceki hükümetlerin iklim iddiaları da aynı derecede sönük olsa bile, AKP’nin son on beş yılda enerjide büyümeye odaklanmış olması Türkiye’nin emisyonlarını daha da arttırdığı anlamına geliyor. Erdoğan, Türkiye’nin büyüyen ekonomisini desteklemek için enerji arzını arttırmaya devam etmeyi planlıyor. Erdoğan, aynı zamanda enerjiyi önemli bir dış politika unsuru olarak görüyor.
Paris Anlaşması taahhütü
Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçevesi Sözleşmesi’nin (UNFCCC) uluslararası iklim görüşmelerinde herhangi bir resmi müzakere blokunda yer almayan birkaç ülkeden biri olmanın yanı sıra, bunlar arasından en yüksek emisyona sahip olan ülke. Türkiye’nin emisyonları, 1990 ile 2013 yılları arasında iki misliden fazla artarak, diğer tüm EK-1 (ayrıntı altta) ülkelerinden daha hızlı artış gösterdi. Postdam İklim Değişikliği Etkileri Araştırmaları Enstitüsü (PIK) verilerine göre, Türkiye’nin 2015 emisyonu 415 MtCO2e. Bu miktar, Birleşik Krallık’ın 2015 emisyonun altında, ancak Fransa emisyon miktarının üzerinde ve 2015 küresel sera gazı emisyonlarının %0.83’ünü teşkil ediyor. Bu miktara, on yıllardır Türkiye’nin fosil yakıt emisyonlarını kısmen telafi eden arazi kullanımı, arazi kullanım değişikliği ve ormancılık (LULUCF) da dahil. Bu durum, Türkiye’nin çoğunlukla devlete ait ormanlarını yaygınlaştırma politikalarının neden olduğu orman alanlarındaki artışla kısmen açıklanabilir. UNFCCC’ye 2016’da sunduğu iki yıllık raporunda Türkiye, LULUCF’la karbon giderme trendindeki yükselmenin sürdürülebilir orman yönetimi, ağaçlandırma, orman yangını yönetimindeki iyileştirmeler ve yıllık tarlaların çok yıllık tarlalara ve meralara dönüştürülmesine bağlı olduğunu belirtti. Ancak, Türkiye’nin LULUCF emisyon verilerinde hesaplama yöntemlerinden kaynaklanan belirsizlikler olduğunu da belirtelim. Yukarıdaki infografikte, LULUCF emisyonlarında 1991’de yaşanan ani değişikliğin arazi kullanımı CO2 veri kaynağının değiştirilmesine bağlıdır.
Özel Koşullar
Türkiye, uzun yıllardan beri, UNFCCC nezdinde kendisine, özel ulusal koşullarına bağlı olarak, özel konumunun tanınmasını talep ediyor. Türkiye, 1992’de OECD üyesi olduğu için, UNFCCC’de Ek-1 ve Ek-2 ülke gruplarına dahil edilmişti. Genellikle daha zengin ve daha gelişmiş olan bu ülkelerin, daha az sayıda yükümlülüğü olan “Ek Dışı 1” grubundaki gelişmekte olan ülkelerin aksine, iklim değişikliğiyle mücadelede başı çekmeleri bekleniyor. Türkiye, aynı zamanda “Ek-2”ye de dahil edildiği için, teorik olarak emisyonlarını azaltmakla ve, bazıları kendinden zengin olan, “gelişmekte olan” ülkelere destek sağlamakla yükümlüydü. Yıllar süren görüşmelerin ardından, 2001 yılında UNFCCC aldığı bir kararla Türkiye’yi Ek-2’den çıkarttı ve tarafları Türkiye’nin “özel koşullarını tanımaya” davet etti. Böylece, Türkiye diğer Ek-1 ülkelerinden farklı bir konuma sahip oldu ve iklim finansmanı sağlama yükümlülüğü ortadan kalktı ve Türkiye’nin 2004 UNFCCC’ye katılmasının önünü açtı. Ancak, Türkiye başka “farklılaştırmalar” için ısrarını devam ettirdi ve kişi başı emisyonlarının nispeten düşük ve iklim değişikliği sorumluluğunun nispeten daha az olduğunu ileri sürdü. (Türkiye’nin kişi başı emisyon miktarının yakın zamanda AB ortalamasını geçeceğini belirtelim.)İklim finansmanı
Türkiye ulusal katkı beyanında uluslararası finansal destek de talep ediyor ve bunun emisyon azaltımı için temel önem taşıdığını belirtiyor. Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylamak için Yeşil İklim Fonu’na (GCF) erişimi şart koyuyor. Geçen yıl, Erdoğan ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çıkma kararının, gelişmekte olan ülkelere söz verilen finansmanı tehlikeye soktuğu için, Türkiye’nin de anlaşmayı onaylamaya daha az meyilli olduğunu söyledi.
Kömür
Türkiye elektrik talebi hızla büyümekte ve aşağıdaki infografikte de görülebileceği üzere, elektrik sanayi sera gazı emisyonlarının bir numaralı kaynağı. Türkiye enerji politikası, ekonomik büyüme için gerekli olduğunu öne sürdüğü ve yerli kömürle sağlandığı farz ettiği arz güvenliğinin üzerinde duruyor. Türkiye halihazırda ithal petrol ve gaza çok büyük ölçüde bağımlı. Yerli üretim ise çok kısıtlı. Bu durum, Türkiye’nin petrol ve gaz fiyatları dalgalanmalarına açık olduğu konusunda endişelere yol açtı. Türkiye, fosil yakıt ithalatında özellikle Rusya’ya bağımlı durumda. Türkiye halihazırda kömürden 74 TWh elektrik üretiyor. Bu rakam toplam elektrik üretimin %28’sini teşkil ediyor ve 2004’teki 34 TWh’in neredeyse iki katı. 74 TWh’in yaklaşık yarısı ithal kömürle üretiliyor. Türkiye’nin1985 ve 2015 yılları arasında elektrik üretiminde kullandığı kaynaklar aşağıdaki grafikte görülebilir. Türkiye elektrik üretimi kaynakları, 1985-2015. Kaynak: Kaynakların dağılımı için Dünya Bankası Dünya Kalkınma Göstergeleri; Toplam elektrik üretimi değerleri için BP 2017 Dünya Enerji İstatistik Değerlendirmesi. Grafik: Highcharts kullanılarak Carbon Brief tarafından tasarlanmıştır. Türkiye ulusal enerji politikası, yerli kömürü elektrik kapasitesinin arttırılmasında en tercih edilen yakıt haline getirmiştir. Türkiye’nin en son stratejik planı elektrik üretiminde yerli kömür kullanımı, 2012 seviyelerine göre, neredeyse iki misli arttırma hedefi belirledi. Plan’da şu ifade yer almaktadır:“Kömür, özellikle son dönemde temiz kömür teknolojilerinin de etkisiyle farklı bir yere oturarak daha fazla ilgi görmeye başlamıştır.”
Coal Swarm’a göre, halihazırda yaklaşık 18 GW kurulu gücünde faal kömürlü termik santrale sahip olan Türkiye dünyanın en büyük on üçüncü filosuna sahip. Bu filosunu önemli oranda büyütme niyetinde olan Türkiye’nin, 2023 itibarıyla toplam kömürlü termik santral kurulu gücü hedefi 30 GW.

Yenilenebilir Enerji
Avrupa’nın en büyük yenilenebilir enerji potansiyeline sahip ülkelerinden Türkiye’nin, özellikle rüzgar ve jeotermalde ayrıcalıklı bir konuma sahip. Ancak, alttaki enerji üretim grafiğinde de görüldüğü üzere, hidroelektrik hariç tutulduğunda, 2015’te Türkiye elektrik ihtiyacının sadece yaklaşık %6’sının yenilenebilir kaynaklardan elde etti. Yenilenebilir enerji kurulu gücünü arttırma niyetinin belirtildiği ulusal katkı beyanında, Türkiye 2030 itibarıyla güneş enerjisi kurulu gücünün 10 GW’a ve rüzgar enerjisi kurulu gücünün 16 GW’a çıkarılmasını hedeflediğini belirtiliyor. (2017’de Türkiye’nin güneş kurulu gücü 3,4 GW ve rüzgar kurulu gücü 6,5 GW olarak gerçekleşti. Türkiye’nin sadece 2017 yılında 2,6 GW güneş enerjisi kurulu gücü eklediği düşünüldüğünde, bu büyüme hızı devam ettiği takdirde 2030 hedefini üç yıl içinde gerçekleştirebileceği görülüyor.) Ancak, Türkiye’nin 2014 Yenilenebilir Enerji Eylem Planı 2023 itibarıyla 20 GW rüzgar kurulu gücü hedefi koymuştu. Buna bağlı olarak ulusal katkı beyanında yer verilen rüzgar hedefi “iddia düzeyinde net ve önemli bir azalma” olarak değerlendirildi.
Nükleer
Her ne kadar halihazırda Türkiye’de faal bir nükleer enerji santrali olmasa bile, nükleer enerji Türkiye enerji politikasının bir diğer önemli konusunu teşkil ediyor. Türkiye 2015 ulusal katkı beyanında 2030 itibarıyla bir nükleer santrali hizmete sokacağına vurgu yaparken, daha yakın zamanda yayınlanan planlarda ise Türkiye’de 2023 itibarıyla iki nükleer santralin faaliyete geçeceği, bir üçüncünün de inşaat aşamasında olacağı belirtildi. Bu nükleer santrallerden ilki, 4,8 GW’lık Akdeniz kıyı şeridinde kurulacak olan Akkuyu nükleer santralinin 2019 itibarıyla tamamıyla operasyonel olması bekleniyordu. Ancak, bugüne kadar birçok gecikme yaşayan santralin 2023 açılış hedefi de gerçekleştirilemeyebilir.
İklim yasaları
Her ne kadar Türkiye iklim değişikliğini kamu politikasında nispeten erken tarihte kurumsallaştırmış olsa bile, hedeflerinin iddia düzeyi düşük kalmaya devam ediyor. Türkiye 2005 yılında, Yenilenebilir Enerji Yasası’nı yürürlüğe soktu. Yasada, 2023 itibarıyla elektriğinin %30’nu yenilebilir kaynaklardan (hidroelektrik dahil) elde edilmesi hedefleniyordu. Ancak, aşağıdaki elektrik tüketim grafiğinde de görüldüğü üzere, Türkiye bu hedefe 2015 yılında ulaştı. Yasa, yenilenebilir enerji kaynakları için alım garantisi belirledi ve enerji tedarikçilerinin toplam alımlarının belirli bir miktarını lisanslı yenilenebilir enerji üreticilerinden satın alması şartı koşuyor. Yasa aynı zamanda şebeke operatörlerinin yenilenebilir enerji üreticilerine erişim sağlamasını da şart koşuyor. 2007 tarihli bir yasa jeotermal enerji üretimi ve tüketimini 10 kat arttırma hedefi belirlerken, 2013 Elektrik Piyasası Yasası ise 2030’a kadar yenilenebilir enerji kaynaklarına yeni vergi indirimleri getirdi. 2010 yılında Türkiye, 2020’ye kadar olan süreyi kapsayan İklim Değişikliği Stratejisi’ni yayımladı. Bu stratejide Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele vizyonu ve “düşük karbonlu ekonomiye geçiş” iddiasının ana hatları, ve enerji, sanayi, ulaşım, atık ve arazi kullanımı değişikliklerinden kaynaklanan emisyonların azaltım politikaları açıklandı. Stratejide, 2023 itibarıyla yenilenebilir enerjinin elektrik üretiminin %30’unu teşkil etmesi hedefi tekrarlandı ve 2030’a kadar elektrikten kaynaklanan emisyon miktarının %7 oranında azaltılması hedefi belirlendi. 2011’de yayımlanan İklim Değişikliği Eylem Planı, iklim değişikliyle mücadele için kısa, orta ve uzun vadeli planlar içeriyordu. Eylem Planı’nda tarımsal ormancılık faaliyetlerinde depolanan karbon miktarının arttırılması için, 2007 seviyesi baz alınarak, 2020 itibarıyla %10’luk bir artış hedefi belirlendi. Türkiye’nin 2018 Enerji Verimliliği Eylem Planı birincil enerji tüketimini 2023’e kadar 24 MToe kadar azaltmayı hedefliyor. Bu azaltımın, her ne kadar belirtilmemiş olsa da, baz senaryo üzerinden olması muhtemel. Stratejide konut, ulaşım, enerji ve tarım sektörleri de dahil olmak üzere, birçok sektörde 11 milyar ABD doları değerinde enerji tasarrufu yapılacağı taahhüt ediliyor. Türkiye, 2007 ve 2012 yıllarında da enerji verimliliği yasaları çıkarmıştı. Öte yandan, hükümet yeni kömürlü termik santrallerin çevre yönetmeliklerinden muaf tutulmaları için bir yasa hazırlığı içinde. IASS’nın 2016 raporuna göre, benzer bir girişim daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından red edilmişti. Raporda, siyasilerin fosil yakıt odaklı söylemleri ve uzun dönemli planlama eksikliğinin, yatırımcılar açısından,sürdürülebilir enerji sektörünün cazibesini azalttığına dikkat çekiliyor.Piyasa temelli araçlar
Türkiye, piyasa temelli araçları iklim politikasının kilit unsurlarından biri olarak görüyor. Ulusal Katkı Beyanı’nda Türkiye’nin “2030 hedefleri için uluslararası piyasa mekanizmalarının karbon kredilerini kullanmayı hedeflediği” belirtiliyor. Ancak, kimi uzmanlara göre, karbon piyasaları kullanımı Türkiye’nin emisyonlarının bir kısmını diğer gelişmekte olan ülkelere ihraç etmesi riskine yol açabilir. Türkiye şu ana kadar sadece gönüllü karbon piyasalarında faaliyet gösterdi. Türkiye 2017 yılında 2 milyon ABD doları bedelinde (1,9 MtCO2e) ticaret gerçekleştirerek, en fazla karbon ticareti yapan ülkeler listesinde altıncı sırada yer aldı. 1,9 MtCO2e Türkiye’nin yıllık emisyon miktarının %1’nin yarısından azına denk geliyor. Ancak, Türkiye 2012 yılında emisyon bildirimi sistemi zorunluluğu için yeni bir yönetmelik çerçevesi oluşturdu. Bu, resmi emisyon ticareti sistemi (ETS) yolunda atılan bir adım. Emisyon takibi 2015 yılında başladı ve Türkiye geçen yıl ilk zorunlu emisyon bildirimi yılını doldurdu. Türkiye’nin AB üyeliği adaylığı, AB ETS kurallarına uyması gerekeceği anlamına geliyor ve emisyon bildirim mevzuatı da bu yolda önemli bir adım.İklim değişikliği etkileri ve uyum
Türkiye, insan kaynaklı iklim değişikliğinin sebep olacağı kuraklığın önemli derecede hissedileceği Akdeniz havzasının doğusunda yer alıyor. Kısa süre önce yayınlanan bir araştırmaya göre, başta su stresi arttıkça verimsizlik riski de artan sulu üretim olmak üzere, tarım ve gıda üretimi yoğun biçimde etkilenecek.
Article information
Translated from “The Carbon Brief Profile: Turkey” by Ayşe Bereket.